21 Temmuz 2008 Pazartesi

Belki...

Güç senin karar senin
Hata benim olsun
Söz senin mertlik senin
Yalan benim olsun
Yanımda resimlerinle gömleğin kalsın

Gün senin hayat senin
Geçmiş benim olsun
Haz senin hak senin
Ceza benim olsun
Yanımda resimlerinle gömleğin kalsın
Yanımda hayallerimle çakmağın kalsın

Çünkü belki
Yakarım bu evi kurtulurum ikimizden
Belki yıkarım gider ne kaldı hikayemizden
Belki tutarım iki elimle sımsıkı
Özlersin belki dönersin diye

Düş senin dua senin
Yara benim olsun
Zevk senin sefa senin
Cefa benim olsun
Yanımda resimlerinle gömleğin kalsın
Yanımda hayallerimle çakmağın kalsın

Pul senin para senin aşk benim olsun

7 Temmuz 2008 Pazartesi




Doldur ciğerlerimi Istanbul,

Seviyorum Seni...

:)

27 Haziran 2008 Cuma

Avrupa'da pazar keyfi...O da nesi???

Ben hayranım bu Avrupa'ya, Avrupalılara... Bir Türk, haftasonları klasiğine sahip olan, haftasonlarını iple çeken bir insan nasıl haftasonundan nefret ettirilir, pazartesiye tapması nasıl sağlanır çok iyi biliyorlar...Ya hadi pazar günü Kilise gitcez diye dükkanları kapatıyosun, tramvayları seyrekleştiriyosun, kapitalizmin ruhuna ihanet edip büyük alışveriş merkezlerini kapatıyosun, hatta ve hatta pazar keyfi diye bir şey kalmaması için sinemaları bile kapatabiliyorsun da kardeşim iyice gözümüze sokmak için mi trafik ışıklarını dahi kapatıyorsun...Bugün pazar ya sokakta ne işin var ya evdesindir ya kilisede trafik ışığını napcan?Bu kadar olur...

The end...


Şu adamın yerinde olmayı isterdim...

22 Haziran 2008 Pazar

Just nothing

It's all shit Charlie,
There is nothing more to see...

20 Haziran 2008 Cuma

Camdan pabuçlar, kandan pabuçlar

Bu yazı hiç sanmadığınız bir yere çıkabilir; sakın şaşırmayın!
Sex and the City’ye gittik. Yeni bir Külkedisi tarifidir yapılan: Camdan pabucunun parasını kendi veren! Benim bu film hakkındaki ‘saplamam’ budur. Yeni Külkedisi’nin mesleğinin köşe yazarlığı olmasına dikkat isterim.
Fakat elbette camdan pabuçlar giymeye müsait bir tür köşe yazarlığı... Bu sebepten olacak, filmin başkarakteri Carrie hakkında kimi tartışmalar cereyan etti pazar eklerinde süregiden fikir hayatımızda.
Hakikaten bağımsız kadın kültü evliliğe kurban mı edildi, yoksa aşkta gurur yok mudur, evlenmeli mi evlenmemeli, erkeklere nasıl eziyet edilmeli, yoksa hiç edilmemeli mi, onlar da mı insan, gibi gibi gibi...
Oysa film o kadar hafif ki hakikaten hiçbir şey düşünmeden başlayıp bitirebilirsiniz. Zaten nihai amaç da bu: Kusursuzca tasarlanmış bir seyran yerine bakıyorsunuz ve hooop alevler, dumanlar, boncuklar, renkler, kumaşlar, payetler, markalar, reklamlar, öpüşmeler derken, başladığı gibi bitiveriyor film.
Geriye ise camdan pabucunu kendisi satın alan ama yine de o pabucu bir prensin elinden giymek isteyen Amerikanyalı bir modern zamanlar prensesi kalıyor.

Bizim pabuçlar
Amerikanyalı prensesler ayrı. Ama buralarda bizim gördüğümüz pabuçlar camdan değil. Niyeyse, pabuçlar üzerine düşününce, pabuçlar üzerinden... Biz buralarda bambaşka pabuçlarla ilgileniyoruz.
Bizim pabuçların çoğunun altı delik. Yerde yatıyor sahibi, kanlar içinde bu yüzden görebiliyorsun, altı delik. Hrant’ın ki gibi...
Altı delik olması yetmezmiş gibi, bazılarının da sahipleri ölmüş oluyor. Tuzla’da ölen işçilerin ayakkabıları şimdi hangi kapıların önünde duruyor? Ölecek başka işçiler mi alıyor o ayakkabıları?
Acerel, Desa ve Yörsan işçilerinin önleri açılmış ayakkabıları. Onlar kimsenin görmediği bir grev için fabrika kapılarında bekliyor.
Namus cinayetinde öldürülmüş Güldünya’nın ayakkabıları... Ölümden kaçarken giydiği ayakkabıları şimdi başka ve küçük kızlar ölüme yakalanmamak için giyiyor.
Kenelerin ısırdığı çocukların kırda bırakıp öldükleri ayakkabılar... Kır çiçekleri hücum ediyor onlara.

Terlikler ve çocukları
Dört yıl oldu, hatırlıyor musunuz? 12 yaşında, yakından ateş edilerek öldürülen Uğur Kaymaz’ın terlikleri vardı ayağında. O her şeyi anlatan, her şeyi görmüş olan ve kimsenin duymak istemediği terlikler...
Fotoğrafı aklınızda mı? 1977 1 Mayıs’ında Taksim’de öldürülen ve öldürülmekten kaçan insanların sokakta bıraktıkları ayakkabılar. 2008 1 Mayıs’ında püskürtülen kırmızı boyadan kıpkırmızı olmuş ayakkabılar. Şehrin neresine gitse kırmızı lekeden tanınacak, tanındığı anda mıhlanacak ayakkabılar, yoksulların ayakkabıları...
Eski bir hikâyede değil, hâlâ koltuk altına alınıp okula kadar öyle taşınan köy öğrencilerinin ayakkabıları. O ayakkabılardan görünen et ve başörtülerinden hiç görenmeyen saç... Saç yerine etten bahsetmekten korkan ‘tabansız’ ülkem.

Pabuçların hatıraları
Bir Ayakkabı Müzesi kurulmalı bu ülkede. Herkesi ve her şeyi ayakkabılar anlatmalı. Beyoğlu’nda plastik terlikle gezen fahişe erkek çocukları ve onları satan sivri burunlu ayakkabılı babaları...
Öldürülmüş gençlerin ayakkabıları... Hrant’ın altı delik ayakkabısı... Uğur Kaymaz’ın terlikleri, toplu mezarlardan çıkarılan faili meçhullerin çürük ayakkabıları, ölmek istemedikleri bir savaşta ölmüş askerlerin kanlı postalları...
Bir Ayakkabı Müzesi kurulmalı bu ülkede ve pabuçlar sahiplerinin başlarına geleni anlatmalı. Yamru yumru, kanlı, delik, eprimiş, yırtık, korkmuş, kaçmış, yakalanmış, dvrilmiş, bağırmış, duyulmamış, gömülmüş, vurulmuş, unutulmamış, unutulmuş bütün ayakkabılar için bir müze kurulmalı.

Ece TEMELKURAN