20 Haziran 2008 Cuma

Camdan pabuçlar, kandan pabuçlar

Bu yazı hiç sanmadığınız bir yere çıkabilir; sakın şaşırmayın!
Sex and the City’ye gittik. Yeni bir Külkedisi tarifidir yapılan: Camdan pabucunun parasını kendi veren! Benim bu film hakkındaki ‘saplamam’ budur. Yeni Külkedisi’nin mesleğinin köşe yazarlığı olmasına dikkat isterim.
Fakat elbette camdan pabuçlar giymeye müsait bir tür köşe yazarlığı... Bu sebepten olacak, filmin başkarakteri Carrie hakkında kimi tartışmalar cereyan etti pazar eklerinde süregiden fikir hayatımızda.
Hakikaten bağımsız kadın kültü evliliğe kurban mı edildi, yoksa aşkta gurur yok mudur, evlenmeli mi evlenmemeli, erkeklere nasıl eziyet edilmeli, yoksa hiç edilmemeli mi, onlar da mı insan, gibi gibi gibi...
Oysa film o kadar hafif ki hakikaten hiçbir şey düşünmeden başlayıp bitirebilirsiniz. Zaten nihai amaç da bu: Kusursuzca tasarlanmış bir seyran yerine bakıyorsunuz ve hooop alevler, dumanlar, boncuklar, renkler, kumaşlar, payetler, markalar, reklamlar, öpüşmeler derken, başladığı gibi bitiveriyor film.
Geriye ise camdan pabucunu kendisi satın alan ama yine de o pabucu bir prensin elinden giymek isteyen Amerikanyalı bir modern zamanlar prensesi kalıyor.

Bizim pabuçlar
Amerikanyalı prensesler ayrı. Ama buralarda bizim gördüğümüz pabuçlar camdan değil. Niyeyse, pabuçlar üzerine düşününce, pabuçlar üzerinden... Biz buralarda bambaşka pabuçlarla ilgileniyoruz.
Bizim pabuçların çoğunun altı delik. Yerde yatıyor sahibi, kanlar içinde bu yüzden görebiliyorsun, altı delik. Hrant’ın ki gibi...
Altı delik olması yetmezmiş gibi, bazılarının da sahipleri ölmüş oluyor. Tuzla’da ölen işçilerin ayakkabıları şimdi hangi kapıların önünde duruyor? Ölecek başka işçiler mi alıyor o ayakkabıları?
Acerel, Desa ve Yörsan işçilerinin önleri açılmış ayakkabıları. Onlar kimsenin görmediği bir grev için fabrika kapılarında bekliyor.
Namus cinayetinde öldürülmüş Güldünya’nın ayakkabıları... Ölümden kaçarken giydiği ayakkabıları şimdi başka ve küçük kızlar ölüme yakalanmamak için giyiyor.
Kenelerin ısırdığı çocukların kırda bırakıp öldükleri ayakkabılar... Kır çiçekleri hücum ediyor onlara.

Terlikler ve çocukları
Dört yıl oldu, hatırlıyor musunuz? 12 yaşında, yakından ateş edilerek öldürülen Uğur Kaymaz’ın terlikleri vardı ayağında. O her şeyi anlatan, her şeyi görmüş olan ve kimsenin duymak istemediği terlikler...
Fotoğrafı aklınızda mı? 1977 1 Mayıs’ında Taksim’de öldürülen ve öldürülmekten kaçan insanların sokakta bıraktıkları ayakkabılar. 2008 1 Mayıs’ında püskürtülen kırmızı boyadan kıpkırmızı olmuş ayakkabılar. Şehrin neresine gitse kırmızı lekeden tanınacak, tanındığı anda mıhlanacak ayakkabılar, yoksulların ayakkabıları...
Eski bir hikâyede değil, hâlâ koltuk altına alınıp okula kadar öyle taşınan köy öğrencilerinin ayakkabıları. O ayakkabılardan görünen et ve başörtülerinden hiç görenmeyen saç... Saç yerine etten bahsetmekten korkan ‘tabansız’ ülkem.

Pabuçların hatıraları
Bir Ayakkabı Müzesi kurulmalı bu ülkede. Herkesi ve her şeyi ayakkabılar anlatmalı. Beyoğlu’nda plastik terlikle gezen fahişe erkek çocukları ve onları satan sivri burunlu ayakkabılı babaları...
Öldürülmüş gençlerin ayakkabıları... Hrant’ın altı delik ayakkabısı... Uğur Kaymaz’ın terlikleri, toplu mezarlardan çıkarılan faili meçhullerin çürük ayakkabıları, ölmek istemedikleri bir savaşta ölmüş askerlerin kanlı postalları...
Bir Ayakkabı Müzesi kurulmalı bu ülkede ve pabuçlar sahiplerinin başlarına geleni anlatmalı. Yamru yumru, kanlı, delik, eprimiş, yırtık, korkmuş, kaçmış, yakalanmış, dvrilmiş, bağırmış, duyulmamış, gömülmüş, vurulmuş, unutulmamış, unutulmuş bütün ayakkabılar için bir müze kurulmalı.

Ece TEMELKURAN

19 Haziran 2008 Perşembe

Kapatıp kapımı çektim bütün sürgülerimi üstüne,
Değil kendisi ışığı dahi sızamasın içeri diye...
Sonsuz karanlığında,
Gözyaşları yıkasın ruhumu diye...

7 Haziran 2008 Cumartesi

Birgün, bir yıldız seçersin kendine gökyüzünden,
Onca yıldızın arasından...
Senin yıldızındır artık o.
Sanırsın ki o da seni seçmiştir
Oysa ki senin o yıldıza adanmışlığın,
Ne yıldızın umurundadır ne de gokyüzünün...
Zaten birgün gelir ki,
Anlarsın,
Senin olmamıştır hiç bir zaman...
Anlarsın ki,
Mecbursun avuçlarının arasından,
Kayıp gidişini izlemeye...
Sonra
Bir zaman sonra,
Gökyüzüne tekrar bakmaya cesaret edebildiğinde
Belki başka bir yıldız bulursun kendine,
Onun kadar saf
Onun kadar parlak
Onun kadar güzel olacağını umarak...

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Doğu Avrupa'ya Yolculuk

31 Mayıs gecesi ilk durak Prag olmak üzere başlıyoruz.Viyana,Ljubljana,Zagreb,Split,Trogir,Dubrovnik,Mostar,Sarajevo,Pecs,Budapeşte sonraki duraklarımız.17-18 Haziran gibi de başladığımız noktaya geri dönmüş olacağız...Burada paylaşacak şeyler çıkması ve benim üşenmeyip yazmam umudu ile :)

Dönene kadar buralar size emanet...Kendinize iyi bakın:)

13 Mayıs 2008 Salı

Hepimiz senaristiz aslında… İstinasız hepimiz… Hepimizin hayalleri yok mu canım? Tamamen kendi eserimiz olan, bazıları uzun, bazıları kısa metrajlı olan hayaller… Aynı zamanda aktörüz de hepimiz. Yazdığımız hayallerde başrolü alırız. Kimilerinde başrol sadece bizimdir. Hikâyenin tek kahramanı. Fakat bazı senaryolarda başrolü paylaşırız. Ana karakter bir değil ikidir. Senaristler olarak biliriz de başrolü kiminle paylaşacağımızı, en azından kimin en uygun oyuncu olduğunu biliriz. Şimdi benim meslektaşlarıma sorum şu; Başrolü paylaşmak istediğiniz adayınız bu rolü reddederse, ne yaparsınız? Senaryonuza uygun başka bir başrol adayı mı aramaktır doğru olan yoksa yırtıp atmak mıdır o senaryoyu?

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Same story different language!!!

Abi kesin gelmek isterdim ama o gün işim var.Haftaya kesin söz bak!
Abicim sınavım var ya öbür haftaya olsa?
Bilmiyorum ki ben durumuma bakar sana haber veririm...
Abi 7 çok erken değil mi? 8 olsaydı gelirdim bak!
Ya hava soğuk oğlum, yağmur yağar.Sonra yapalım...
Kesin söz vermeyeyim belki gelirim...
Gelecek olursam ararım...


Yeah buddy I wish to play but I have to go Berlin...
Of course I want to play but I have lecture on that time. Sure for the next week!
I'm not sure, I have to check my program...
If I will be coming I'll phone you...
For the next time definitely I'm coming but for this week excuse me...

Eeee...Ben ne anladım bu Erasmus'tan? Türkiye'de halı saha ayarlamak için ne çektiysem aynısı burada da var. Diller ve milletler değişse de mantalite aynı; isterim ama gelemem, I want but I can not!!! Thank you very much Germany...