31 Mayıs 2008 Cumartesi
Doğu Avrupa'ya Yolculuk
31 Mayıs gecesi ilk durak Prag olmak üzere başlıyoruz.Viyana,Ljubljana,Zagreb,Split,Trogir,Dubrovnik,Mostar,Sarajevo,Pecs,Budapeşte sonraki duraklarımız.17-18 Haziran gibi de başladığımız noktaya geri dönmüş olacağız...Burada paylaşacak şeyler çıkması ve benim üşenmeyip yazmam umudu ile :)
Dönene kadar buralar size emanet...Kendinize iyi bakın:)
Dönene kadar buralar size emanet...Kendinize iyi bakın:)
13 Mayıs 2008 Salı
Hepimiz senaristiz aslında… İstinasız hepimiz… Hepimizin hayalleri yok mu canım? Tamamen kendi eserimiz olan, bazıları uzun, bazıları kısa metrajlı olan hayaller… Aynı zamanda aktörüz de hepimiz. Yazdığımız hayallerde başrolü alırız. Kimilerinde başrol sadece bizimdir. Hikâyenin tek kahramanı. Fakat bazı senaryolarda başrolü paylaşırız. Ana karakter bir değil ikidir. Senaristler olarak biliriz de başrolü kiminle paylaşacağımızı, en azından kimin en uygun oyuncu olduğunu biliriz. Şimdi benim meslektaşlarıma sorum şu; Başrolü paylaşmak istediğiniz adayınız bu rolü reddederse, ne yaparsınız? Senaryonuza uygun başka bir başrol adayı mı aramaktır doğru olan yoksa yırtıp atmak mıdır o senaryoyu?
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Same story different language!!!
Abi kesin gelmek isterdim ama o gün işim var.Haftaya kesin söz bak!
Abicim sınavım var ya öbür haftaya olsa?
Bilmiyorum ki ben durumuma bakar sana haber veririm...
Abi 7 çok erken değil mi? 8 olsaydı gelirdim bak!
Ya hava soğuk oğlum, yağmur yağar.Sonra yapalım...
Kesin söz vermeyeyim belki gelirim...
Gelecek olursam ararım...
Yeah buddy I wish to play but I have to go Berlin...
Of course I want to play but I have lecture on that time. Sure for the next week!
I'm not sure, I have to check my program...
If I will be coming I'll phone you...
For the next time definitely I'm coming but for this week excuse me...
Eeee...Ben ne anladım bu Erasmus'tan? Türkiye'de halı saha ayarlamak için ne çektiysem aynısı burada da var. Diller ve milletler değişse de mantalite aynı; isterim ama gelemem, I want but I can not!!! Thank you very much Germany...
Abicim sınavım var ya öbür haftaya olsa?
Bilmiyorum ki ben durumuma bakar sana haber veririm...
Abi 7 çok erken değil mi? 8 olsaydı gelirdim bak!
Ya hava soğuk oğlum, yağmur yağar.Sonra yapalım...
Kesin söz vermeyeyim belki gelirim...
Gelecek olursam ararım...
Yeah buddy I wish to play but I have to go Berlin...
Of course I want to play but I have lecture on that time. Sure for the next week!
I'm not sure, I have to check my program...
If I will be coming I'll phone you...
For the next time definitely I'm coming but for this week excuse me...
Eeee...Ben ne anladım bu Erasmus'tan? Türkiye'de halı saha ayarlamak için ne çektiysem aynısı burada da var. Diller ve milletler değişse de mantalite aynı; isterim ama gelemem, I want but I can not!!! Thank you very much Germany...
29 Nisan 2008 Salı
1 Nisan 2008. Sabah 9:30 civarı. Berlin havaalanı. İlk yurtdışı maceram başlamış oldu. Uzun bir bekleyiş, sıkıntılı bir hazırlanma süreci ve sonunda sarışın-mavi gözlüler ülkesine iniş yapmıştım.
Yazmak için neden mi 1 ay bekledim? Tembellikten sanırım. Tyana demese blog falan da yazmazdım sanırım ama her neyse başladım artık umarım bağımlılık yapar. Nerden başlasam, ne yazsam bilemedim. Biraz düşündüm de bir ay boyunca bir sürü şey olmuş ve vakit o kadar çabuk geçmiş ki, ne zaman ne olmuş farkında değilim. Ya yaşlanıyorum hafızam zayıflıyor ya da hayat burada çok hızlı geçiyor. Bugün ev arkadaşım, dün bahçede mangal için söz verdiğimi söylediğinde dumur olmamla bu durumu anladım çünkü ben öyle bir söz verdiğimi hiç mi hiç hatırlamıyorum. Hatta bence o benim odama falan gelmedi, büyük ihtimal beni kandırıyordur yani umarım öyledir. Her neyse garip Alman arkadaşlarım odalarında tepişirken ve çocuk gibi atari oyunlarıyla saatlerini yerlerken ben de burada bir iki satır yazmaya devam edeyim.

Şehirden çok fazla bahsedemeyeceğim çünkü bahsedecek bir şey yok. işte sağdaki fotoğraf şehrin merkezinde. Ufak tatil kasabası gibi bir yer. Nufüsü 60.000 civarı. Benim İstanbul'da yaşadığım semtin nufüsü bundan fazladır muhtemelen. O yüzden nesini anlatayım ki. Bence Oder'in en güzel yeri Polonya ile sınırı oluşturan Oder nehri. Oder ile ilgili en büyük hayalimde yaz gelince nehrin kıyısına inip, güzel Alman biralarından yanıma alıp, müzik dinleyip kitap okumak. Burayla ilgili daha fazla bir hayal de
olamaz yani kızmayın bana. Oder nehrinin üzerinden geçen köprü ile 5 dakikada yürüyerek Polonya'ya geçebiliyorsunuz. Düşününce çok ilginç bir deneyim bu. Elinizi kolunuzu sallayarak Yunanistan'a geçtiğinizi düşünsenize. Tarih boyunca birbirlerini yemiş bu iki ülke ama 'kutsal' Avrupa Birliği işte nelere kadir... 5 dakikada gerçekten çok şey de değişiyor.Köprünün öteki tarafına geçtiğinizde hakikaten Almanya'dan çıktığınızı hissedebilirsiniz. Daha eski binalar, daha eski model arabalar ve ucuz fiyatlar. Bir de tabii Polonyalı kızlar... Almanya'dan çıktığınızı anlamanızda büyük etkenler. Her neyse 5 dakikada geçtiğiniz bu Polonya şehri Slubice'nin de Oder'den çok farkı yok. Ufak, sakin bir şehir.
Şehir detaylarını es geçiyorum artık zaten Oder de Slubice de birer detaydan fazla şehirler değiller. Geleyim bana kültür şoku yaşatan şeylere... Bir kere haftasonu olmasını istemiyorsunuz burada. Hani İstanbul'da bizim tam tersidir ya haftasonu gelse...Nevizade'ye, Çiçek Pasajı'na ya da Kadıköy'de birahaneye gitsek falan diye bekleriz ya burada ben tam tersini yaşıyorum çünkü haftasonu demek burada zamanın durması demek...Her yer kapalı! Bütün hayat duruyor. İşte büyük marketi ve bir kaç restorantı hariç her yer kapalı. Hadi burası küçük şehir ama Berlin'in de çok bir farkı yok. Orada da bir çok yer kapalı. Canınız bira istedi ve stoğunuz bittiyse, durum pek parlak demek değildir. Akşamları da aynı hikaye... Saat 8 oldum mu her yer kapanmış demektir. Gözünü sevdiğimin Tekel Büfe'leri...İstanbul'da gece 1-2'ye kadar yalnız bırakmazlar bizi. Burada 8'den sonra yok hiç bir şey...Gel de kültür şoku yaşama!
Sonra burada bizdeki bazı kavramlar yok. Ne mi? Mesela ciğerci kedisi ve sokak kedisi hikayesi burada işlemez çünkü sokaklarda kedi yok...Bu kadar sıkıcı bir hayat olabilir mi ya! Hayır buranın çocuklarına acıyorum, sokaktan bir kedi kapıp ''Mama, mama'' diye yalvaramayacaklar diyeceğim ama burada mahallenin çocukları kavramı da yok ki kedi kapsınlar, beslesinler falan... Arkadaşımla sokakta yürürken ağaçlardaki meyvaların öylece durduğunu fark ettik ve bana dedi ki; ''Türkiye'de olsa apartmanın çocukları hallederdi, burada ne kadar da uslular'' Bir an fark ettim ki bir aydır ben burada 'apartmanın çocuğu' sıfatına sahip olabilecek bir çocuk görmedim. Yalnızzzz...Burada bir parantez açmam lazım. Türk dostlarım beni bu sıkıntıdan kurtar
dılar. Şöyle ki Berlin'de 'Küçük İstanbul' olarak adlandırılan Kreuzberg'e gitmiştik. Sokakta yürümeye başlayalı 10 dakika olmuştu ki elinde plastik topuyla 2-3 çocuk itişerek bize doğru gelip yanımızdan geçip gittiler. Tabii ki Türktüler. İşte mahallenin çocuğu böyle olunur dedim içimden...Kreuzberg'de kesin sokak kedisi de vardır, annesine yalvaran çocuklar da... Ama henüz ben ratlamadım. Yandaki resimde Kreuzberg'den anarşist bir enstantene...
Başka kültür şoku mu soruyorsunuz? Bizim Alman usülü geyiğimizi bizzat yaşıyorum ve hiç de haz etmedim. Tamam Almansınız ama usülünüzü bu kadar da abartmayın diyesi geliyor insanın. Hani biz İstanbul'da hesap gelince 'Ya abi tamam hallederiz' muhabbeti yaparız ya burada böyle bir jargon yok. Herkes kendi başına. Tamam kardeşim de 50centin de hesabını yapma yani diyesi geliyor insanın... Kısacası Alman gelin falan almam ben ömrümü tüketir bunlar... Ayrıca 1 aydır sayıyorum en fazla 5 tane kızıl gördüm buradaki benim gibi bir kızıl severe işkencedir yani bu...Tipik alman sarışın ve mavi gözlü...Her neyse... Bize göre çok farklılar bu arkadaşlar. İşte bahsettiğim gibi para konusunda mesela hiç ayıp olurmuş ya da arkadaşmış falan diye bakmıyorlar. Başka konularda da çok rahatlar veya nasıl ifade edeyim farklılar... Mesela geçen bir derste çocuk yanımda çekirdek çıkardı ve ders boyu çekirdek çitledi. Ufacık sınıf ve dersi veren de yaşlı başlı profesor. Ama benden başka kimse garipsemedi hatta çekirdek elden ele de dolaştı... Derste, yemek yerken veya her hangi bir yerde bütün kapasitenle burnunu temizlemek de çok normal bir şey sakın garipsemeyin.
Hep olumsuz bahsettim sanırım. Aslında olumsuz değil genel olarak güzel geçiyor. Ayrıca bir konuda hak vermem gerekiyor. Tamam sokakta insan yok, hayat yok, kızlar da dahil olmak üzere insanlar garip ama Almanlar bira yapmayı biliyorlar. Yıllarca Efes bizi kandırmış bira diye...Özellikle dark biraları bir harika. Gelip de denemeden dönmeyin sakın!
Neyse yeter şimdilik bu kadar. Geçen haftasonu Dresden'deydim. 2 gün sonra Polonya'da olacağım. Poznan'da ortaokul arkadaşımın davetlisi olarak... Diğer hafta Polonya'nın güney doğusuna doğru toplama kampları... Mayıs sonu doğru Doğu Avrupa ve para kalırsa kısmet... Artık oralardan devam ederim umarım yazmaya.İlk yazı burada bitsin artık! Umarım zevkle okumuşsunuzdur :)
Yazmak için neden mi 1 ay bekledim? Tembellikten sanırım. Tyana demese blog falan da yazmazdım sanırım ama her neyse başladım artık umarım bağımlılık yapar. Nerden başlasam, ne yazsam bilemedim. Biraz düşündüm de bir ay boyunca bir sürü şey olmuş ve vakit o kadar çabuk geçmiş ki, ne zaman ne olmuş farkında değilim. Ya yaşlanıyorum hafızam zayıflıyor ya da hayat burada çok hızlı geçiyor. Bugün ev arkadaşım, dün bahçede mangal için söz verdiğimi söylediğinde dumur olmamla bu durumu anladım çünkü ben öyle bir söz verdiğimi hiç mi hiç hatırlamıyorum. Hatta bence o benim odama falan gelmedi, büyük ihtimal beni kandırıyordur yani umarım öyledir. Her neyse garip Alman arkadaşlarım odalarında tepişirken ve çocuk gibi atari oyunlarıyla saatlerini yerlerken ben de burada bir iki satır yazmaya devam edeyim.
Şehirden çok fazla bahsedemeyeceğim çünkü bahsedecek bir şey yok. işte sağdaki fotoğraf şehrin merkezinde. Ufak tatil kasabası gibi bir yer. Nufüsü 60.000 civarı. Benim İstanbul'da yaşadığım semtin nufüsü bundan fazladır muhtemelen. O yüzden nesini anlatayım ki. Bence Oder'in en güzel yeri Polonya ile sınırı oluşturan Oder nehri. Oder ile ilgili en büyük hayalimde yaz gelince nehrin kıyısına inip, güzel Alman biralarından yanıma alıp, müzik dinleyip kitap okumak. Burayla ilgili daha fazla bir hayal de
Şehir detaylarını es geçiyorum artık zaten Oder de Slubice de birer detaydan fazla şehirler değiller. Geleyim bana kültür şoku yaşatan şeylere... Bir kere haftasonu olmasını istemiyorsunuz burada. Hani İstanbul'da bizim tam tersidir ya haftasonu gelse...Nevizade'ye, Çiçek Pasajı'na ya da Kadıköy'de birahaneye gitsek falan diye bekleriz ya burada ben tam tersini yaşıyorum çünkü haftasonu demek burada zamanın durması demek...Her yer kapalı! Bütün hayat duruyor. İşte büyük marketi ve bir kaç restorantı hariç her yer kapalı. Hadi burası küçük şehir ama Berlin'in de çok bir farkı yok. Orada da bir çok yer kapalı. Canınız bira istedi ve stoğunuz bittiyse, durum pek parlak demek değildir. Akşamları da aynı hikaye... Saat 8 oldum mu her yer kapanmış demektir. Gözünü sevdiğimin Tekel Büfe'leri...İstanbul'da gece 1-2'ye kadar yalnız bırakmazlar bizi. Burada 8'den sonra yok hiç bir şey...Gel de kültür şoku yaşama!
Sonra burada bizdeki bazı kavramlar yok. Ne mi? Mesela ciğerci kedisi ve sokak kedisi hikayesi burada işlemez çünkü sokaklarda kedi yok...Bu kadar sıkıcı bir hayat olabilir mi ya! Hayır buranın çocuklarına acıyorum, sokaktan bir kedi kapıp ''Mama, mama'' diye yalvaramayacaklar diyeceğim ama burada mahallenin çocukları kavramı da yok ki kedi kapsınlar, beslesinler falan... Arkadaşımla sokakta yürürken ağaçlardaki meyvaların öylece durduğunu fark ettik ve bana dedi ki; ''Türkiye'de olsa apartmanın çocukları hallederdi, burada ne kadar da uslular'' Bir an fark ettim ki bir aydır ben burada 'apartmanın çocuğu' sıfatına sahip olabilecek bir çocuk görmedim. Yalnızzzz...Burada bir parantez açmam lazım. Türk dostlarım beni bu sıkıntıdan kurtar
Başka kültür şoku mu soruyorsunuz? Bizim Alman usülü geyiğimizi bizzat yaşıyorum ve hiç de haz etmedim. Tamam Almansınız ama usülünüzü bu kadar da abartmayın diyesi geliyor insanın. Hani biz İstanbul'da hesap gelince 'Ya abi tamam hallederiz' muhabbeti yaparız ya burada böyle bir jargon yok. Herkes kendi başına. Tamam kardeşim de 50centin de hesabını yapma yani diyesi geliyor insanın... Kısacası Alman gelin falan almam ben ömrümü tüketir bunlar... Ayrıca 1 aydır sayıyorum en fazla 5 tane kızıl gördüm buradaki benim gibi bir kızıl severe işkencedir yani bu...Tipik alman sarışın ve mavi gözlü...Her neyse... Bize göre çok farklılar bu arkadaşlar. İşte bahsettiğim gibi para konusunda mesela hiç ayıp olurmuş ya da arkadaşmış falan diye bakmıyorlar. Başka konularda da çok rahatlar veya nasıl ifade edeyim farklılar... Mesela geçen bir derste çocuk yanımda çekirdek çıkardı ve ders boyu çekirdek çitledi. Ufacık sınıf ve dersi veren de yaşlı başlı profesor. Ama benden başka kimse garipsemedi hatta çekirdek elden ele de dolaştı... Derste, yemek yerken veya her hangi bir yerde bütün kapasitenle burnunu temizlemek de çok normal bir şey sakın garipsemeyin.
Hep olumsuz bahsettim sanırım. Aslında olumsuz değil genel olarak güzel geçiyor. Ayrıca bir konuda hak vermem gerekiyor. Tamam sokakta insan yok, hayat yok, kızlar da dahil olmak üzere insanlar garip ama Almanlar bira yapmayı biliyorlar. Yıllarca Efes bizi kandırmış bira diye...Özellikle dark biraları bir harika. Gelip de denemeden dönmeyin sakın!
Neyse yeter şimdilik bu kadar. Geçen haftasonu Dresden'deydim. 2 gün sonra Polonya'da olacağım. Poznan'da ortaokul arkadaşımın davetlisi olarak... Diğer hafta Polonya'nın güney doğusuna doğru toplama kampları... Mayıs sonu doğru Doğu Avrupa ve para kalırsa kısmet... Artık oralardan devam ederim umarım yazmaya.İlk yazı burada bitsin artık! Umarım zevkle okumuşsunuzdur :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
